Alevilik Kızılbaşlık ve İslam

Alevilik Kızılbaşlık ve İslam

Tarih genel olarak zor bir alan olarak bilinir. Bu kanı yersiz değildir. Tarihten söz edildiği her seferinde akla ilk gelen; can sıkıcı ezber, bir sürü söylemi zor ismin bilinmesi ve tarihlerin akılda tutulmasıdır.

Bu kadarla kalmıyor zorluklar: Sabırla bu zorluğu aşsanız bile, bu sefer de karşınıza var olan kaynaklara ulaşma sorunu çıkar. Alevilerin tarihi açısından konuya baktığımızda ise, daha büyük bir sorunla karşı karşıya kalırız. Çünkü Alevilerin büyük tarihi sözlü bir tarihtir ve bu da masallar, öyküler ve söylencelerle iç içe bir tarih anlatımı olarak karşımıza çıkar.

Bitti mi?

Elbette hayır.

Dinlerin, inançların kendi tarihini yazma tekniği ile modern tarihin yazımı ve aktarımı, aşılması en zor engellerden biridir. Bu iki farklı tarih anlatımı ve/veya yazımının nerede bir birine yardım olacağı ve nereye kadar biri için diğerinden yararlanılacağını iyi bilmek gerekiyor. Bu iki tarih anlayışı bir birini bütünlemez. Birinden hareketle diğerini doğrulama şansınız yoktur. Çoğunlukla bir biri ile çelişen bir birini reddeden, yalanlayan anlatımlarla karşılaşmak olasıdır. Her iki tarih anlayışının ele aldığı, anlattığı hiçbir olaydan aynı sonucu çıkartmak mümkün değildir. Olayın kendisi aynı kalmakla birlikte yorumlar ve varılan sonuç aynı değildir. Dinlerin, inançların tarihi daha çok söylenceler ile iç içe geçmiş bir tarih anlayışıdır. Bu tarih anlayışı, sınanmış bilgiyi değil “inanmayı” öne çıkaran anlayışa sahiptir. Modern tarih ise kanıt, belge üzerine inşa edilmiş, bilmeyi ve anlamayı öne alan bir anlayışı yeğler.

Kısaca özetleyecek olursak: Dinlerin inançların tarihi metafizik bir tarih anlayışı iken, modern tarih, kanıtlara belgelere dayanan bilimsel bir tarih olmak zorundadır. Ancak burada bir parantez açıp modern tarihin dinler konusunda gerektiği kadar objektif olamadığını da belirtmek durumundayız. Resmi anlayışlar, toplumsal baskı, bazen modern tarih anlayışının üzerinde etkili olur ve onu birçok noktada kendisi ile çelişmeye kadar götürebilir.

İslamiyet üzerine yazılmış, modernlik, bilimsellik iddiasında olan birçok tarih kitabı, ne yazık ki bu savlarının yanından dahi geçmeyecek durumdadırlar. Aynı şey, Alevi tarih yazımı için de geçerli olan bir olgudur. Tarih inançlarımızın doğruluğunu, güzelliğini ispatlamak için kullanabileceğimiz bir araç değil, geçmişin bilinmesi, geçmişte yaşanmış gerçeğin öğrenilmesi temelinde geleceğe katkı sunması beklenen bir bilim dalıdır.

Bütün bu zorlukların ışığında Alevi tarihine dönüp baktığımızda, Aleviliğin büyük tarihinin yazılı kaynağının son derece sınırlı olduğunu görüyoruz. Elde bulunan tüm kaynaklar da tartışmalı kaynaklardır. Alevilerin inançları nasıl sözlü bir sürekle bize kadar ulaşmışsa, tarihi de aynı şekilde sözel bir sürek izler ve bize kadar gelir. Hatta Alevi inancı ile tarihi iç içedir ve tarih genellikle inançların anlatımının bir biçimi olarak kullanılmıştır. Doğal olarak bu tarih yazımı biçimi, birçok insanın kafasının karışmasının da asıl nedenidir. Bu konuda uzman olmayan yazar ve araştırmacının ortada dolanan yazıları kitapları ile, konu hepten içinden çıkılmaz bir hal almıştır.

İşte bütün bunlar bir araya gelince bir kafa karışıklığı oluşmaktadır. Bu kafa karışıklığı bazı kitap ve makalelere konu olmuştur. “Alisiz Alevilik” (Faik Bulut) “Alevilerde Kafa Karışıklığı” (İsmail Beşikçi) Çok tartışılan bu çalışmalar ardından alelacele Alevi yazarlar da bir dizi makale ve kitap çalışması içine girdiler. Tartışmalar gelip, Aleviliğin İslam içinde olup olmamasında düğümlendi. Bazı Alevi yazarlar, Alevi tarihinde ve modern Arap tarihinde sözü edilen Ali’nin aynı kişi olduğunu varsayarak Aleviliğin bu bağla İslam içinde görülmesinin kolaycılığına kaçtılar. Bu İslam’ın hangi İslam olduğunun açıklanması, bunun Sünni, Şii İslam ile hangi noktalarda kesiştiğini ve ayrıldığının gösterilmesi zahmetine girmediler.

Bu kalemler, Alevilik İslam dairesi içindedir derken “hangi İslam” sorusunu atlayarak daha çok popülizm (ucuz halkçılık) yapmakla yetindiler. Alevilerin kendilerini İslam içinde gören söylemini kendilerine dayanak yaptılar. İlk bakışta son derece haklı gibi gözüken Aleviliğin İslam içinde olduğu tezi, Alevi tarihinin var ettiği mitleştirilmiş Ali’yi Arap İslam tarihinin yazdığı Ali’ye tercih etmektir. Bu da Aleviliği son derece daraltan ve Aleviliğin temel inanışları ile çelişmekten öte Alevliğin sonunu hazırlayan bir yaklaşımdır.

Aslında bu yaklaşımların hepsi bir şekilde, Alevilik üzerine kabaca önceden belirlenmiş öngörülere uydurulmaya çalışılmasıdır. Hangi amaçlarla yapıldığı bir yana, sonuçta yapılan, Aleviliği tanımlamaktan ve anlamaktan uzaktır. Aleviliğin sözlü tarihinin hiç bir yeri İslam Arap tarihi ile örtüşmez. Alevi tarih yazımını Arap İslam tarihi ile değiştirdiğinizde, elde edilen sonuç Aleviliğin bitişi olur.

Yaşayan Alevilik temel alınarak Anadolu’nun İslamlaşması olgusu irdelenirse görülecektir ki, Anadolu’ya özgü bir inanç olan Alevilik ile karşılaşacağız. Bu güne kadar yapıldığı gibi, salt Anadolu’ya hâkim olan hanedanların tarihi ve inançları etrafında oluşan tarih yazımı, Anadolu’nun gerçek tarihini hiç bir boyutuyla anlatmıyor. Tarih, savaşlar ve taht kavgaları kısır döngüsünde yaşanmadı. Ve bu aktarım da tarih olmadığı gibi, Anadolu’nun gerçeğini yansıtmaktan çok uzaktır.

Alevi tarih yazımı, bildiğimiz tarih ile hiç bir şekilde benzerlik göstermez. O belgelere dayanan kanıtlar gösteren bir tarih anlayışı değildir. Bu tarih yazımında zaman ve mekân pek dikkate alınmaz. Bu salt Aleviliğin tarih yazımı için geçerli olan bir olgu değildir. Genelde bütün inançların ve dinlerin tarih yazımı böyledir.

Örneğin modern tarihin tespit edemediği İsa, Hıristiyan tarihi açısından tartışılmaz yaşamış biridir. Modern tarihin bir ipucu bile bulamadığı İsa hakkında oluşturulan tarih, kültür ve inançlar anımsandığında bu şaşırtıcı gelebilir. Ancak bu durum salt tarih açısından böyle değildir. Diğer bilim dalları açısından baktığımızda da pek farklı bir manzara ile karşılaşmayız. Örneğin Meryem’in bakire olarak hamile kalması, Kadıncık Ananın (Hacı Bektaşi Veli’nin eşi) burun kanı ile hamile kalması gibi inanışların, bilim açısından kabul edilebilecek yanı yoktur.. Kızıl Denizin ikiye ayrılması, ölülerin diriltilmesi veya körlerin görmesini sağlama gibi mucizelerin hangisi bilim açısından kabul edilebilir. Bütün bunların bilim açısından değeri olup olmadığını tartışmak bile anlamsız olur. İnancın her konuda olduğu gibi tarihe yaklaşımı ve tarih anlayışı da metafiziktir. Burada mantık, bilimsellik aramak anlamsız olur. Bu basit gerçek, dinler tarihi, dinlerin kendi tarihini yazması açısından bir sakınca içermediği gibi, bir eksiklik de değildir.

Aleviliğin tarihine dönecek olursak işin bir başka zorluğu ile karşılaşıyoruz. Alevi inancı içinde oldukça önemli bir yer tutan olaylar/kişiler Arap İslam tarihinde yer aldığından, farklı anlatılırlar. Kısmi benzerlikler olmakla birlikte sanki adlar ve mekan benzerliği dışında farklı olaylardan ve kişilerden söz edilmektedir. Bu tam da Arap İslam tarih yazımı ile Alevilerin tarih yazımının (sözel tarih yazımı olduğunu anımsayın) bir birine teğet geçmesi durumudur.

Alevi inancı içinde ayrıcalıklı bir yeri olan Ali ve ailesi, Arap İslam tarihi içinde karşılaştığımız Ali ile örtüşmemekte. Alevilerin Ali üzerine anlattıkları ile yaşayan ve halifelik yapan Ali sanki bir ve aynı kişi değildir. Bu konu bir kaç kitap okumuş, tarih bilgisi okul ders kitapları olan her Alevi için çözülmesi zor bir paradoks gibidir. Örneğin Alevilerin anlatımlarında Ali’yi Anadolu da görürüz. Anadolu’da onlarca yerde Ali’nin atı Düldül’ün ayak izi olduğu, kılıcıyla kayaları yarıp geçitler oluşturulduğuna inanılır. Ancak az tarih okuyan biri dahi bilir ki, Ali bütün yaşamı boyunca Anadolu’ya gelmemiştir.

Bu farklı anlatımların ve tarih anlayışının temelinde yatan, Arap İslam tarih ile Alevi tarihinin birbirine teğet geçmesinden başka bir şey değildir. Her ikisi de aynı kişiden ve yaşadıklarından söz ederken, anlatılanlar ve bu anlatılanlardan çıkan sonuçlar aynı değildir.

İslam Arap tarihine bakıldığında Ali Muhammet’in yeğeni, sonra damadı ve 4. Halifedir. Yine aynı tarihe göre, aynı inanç geleneğinin sürdürücüsü ve devamıdır. İktidar mücadelesi bağlamında her zaman aynı fikirde olmamış olmakla birlikte kendisinden önceki halifelerle aynı inanç ve inancın pratikleri konusunda çelişkili uygulamalarına rastlanmaz.

Alevilerin tarih yazımı da mı böyle görüyor?

Bu sorunun cevabı hem “Evet” hem de “Hayır” olarak verilebilir. Aleviler bu anlatımın bazı noktalarına katılırlar. Örneğin; Muhammet’in yeğeni, damadı olması ve 4. Halife olması noktasında bir farklılıkları yoktur. Ancak dikkatle bakılırsa bu noktaların hiç biri inancın içeriği ile ilgili noktalar değildir. İnancın içeriğini anlatan ve inancı tanımlamada doğrudan etkisi olacak konular söz konusu olduğunda farklılıklar da baş göstermekte. Aleviler Ali’yi Muhammet ve diğer üç halifenin inanç ve ibadet pratiklerini sürdüren olarak kabul etmezler.

Bu noktada Sünni İslam’dan kopan Aleviler, Şii İslam ile yakınlaşır gibi gözükürler. Ancak bu yakınlaşma tarih anlatımının belli duraksamalarındaki bir yakınlaşmadan öteye geçmez. İbadet pratikleri söz konusu olduğunda onlardan da koparlar. Bu anlamda bütün İslam dünyası içinde inanç pratikleri bağlamında Alevilerle bir benzerlik içinde olan bir İslami toplulukta yoktur.
Ancak yeniden tarih konusuna dönersek bu farklı anlatımlarla teğet geçme birinin yanlış diğerinin doğru olduğu gibi bir düşünceyi kafamızda şekillenebilir. Bunun nedeni de dinlerin, inançların tarihi ile modern tarih anlayışının bir birinden farklı olabileceği gerçeğini görmemekten kaynaklanmaktadır. Bu asla haklı bir yaklaşım olmadığı gibi bilimsel de değildir. Her toplumun ve her dönemin kendine göre doğruları vardır. Burada birini doğru diğerini yanlış veya değiştirilmiş bozulmuş göstermek pek anlamlı olmaz. Bu hatayı yaptığımızda ikisinden birini seçmek durumunda kalırız ki o zaman da bu birinden yana diğerini reddetmek olur. Sayın Başbakan R.T. Erdoğan’ın yaptığı hata da, tam da böylesine bir hatadır. Arap İslam tarihini temel alarak ve Alevilik Ali severlik ise, Ali’nin inanış ve inanış pratikleri konusunda aynı gelenekte olduğu için kendisinin daha çok Alevi olduğunu söyleyebilmektedir.

Bu Alevi tarih anlayışı ve yazımından bihaber olmaktır. Bu Alevi tarihini küçümsemek ve yok saymaktır. Bu yaklaşım biçimi gerçeğin aranmasını, ortaya çıkarılmasını amaçlayan bilimsel rasyonel bir yaklaşım değil, siyasi, ideolojik bir yaklaşımdır.

Alevi tarih yazımı yaşanan olayların gerçeğini bize vermez. Başka bir söylemle Alevi tarihinden hareketle İslam tarihini bilmek ve 1400 sene önce nelerin yaşandığını gerçek anlamda bilme, anlama şansımız yoktur. Aynı Alevi tarihi, daha yakın bir tarih olan bazı olayları ve kişileri bilme şansı da bize vermez. Hacı Bektaşi Veli, Pir Sultan kimdir bilmemiz olanaksızdır bu tarihten. Bırakalım modern tarihi, Evlaya Çelebinin tarih yazımında olan açıklık bile söz konusu değildir bu tarihte. Alevi tarihi olayları/kişileri yaşandığı gerçekliği ile bilinmesini amaçlamaz. Bu tarih yazımından hareketle, yaşanmış gerçeklere ulaşılmaz. Ama bu tarih yazımı, Alevi inanç gerçeğini içinde saklar ve ona ulaşmayı olanaklı kılar. Asıl amacı ve işlevi budur.

Alevi tarihi anlattığı olayların gerçek olup olmadığına bakmaz. Bakmak zorunda da değildir. Bu her din içinde geçerlidir. Dinler inançlar, inançlarını ve inanç pratiklerini doğrulayacak her tür malzemeyi kullanırlar. Zaman ve mekân gibi kavramlar bile burada pek önemli olmaz. Böyle olmasa Pir Sultan Abdal kendisinden üç yüz yıl önce yaşayan Hünkâr’dan nasıl el alır, Hünkâr ona nasıl dolu sunar. Her okuduğunu sözcüklerin yalın anlamlarıyla anlamaya yatkın biri için bu kolay anlaşılır bir şey değildir. Örneğin: Pir Sultan Abdal’ın Hünkâr’ın elinden dolu almasını aynı dönemde yaşandıkları şeklinde anlamak mümkündür. Ancak burada anlatılmak istenen bu değildir. Bu imgesel anlatım kısa ve öz söylemiyle; Pir Sultan Abdal’ın Hünkâr ile aynı geleneğin ve yolun sürdüreni olduğunu ifade etmekten başka bir anlam içermez.

Bunun gibi onlarca örnek bulmak, sıralamak mümkündür. Kaldı ki bu salt tarih anlatımında karşılaştığımız bir durum da değildir. Aleviler, bunu inançlarının unsurları içinde yapar. Örneğim her Alevi Kuranı kurtsal kabul eder ve “Başımız Kuran’a bağlı” diyerek bu kabul edişi pekiştirir. Kuran okuyan, okumasını bilen pek olmadığı halde genelde her Alevinin evinde duvara asılı bir Kuran bulmak da mümkündür. Ancak her şey bununla sınırlı kalır. Kuran üzerine derinleştirilen her söyleşi, Kuran’daki emir ve yasaklara neden uyulmadığı sorusu ile birleşince mevcut Kuran’ın değiştirildiği savına sarılınır ve sonra söylenenlerin, başta söylenenlerle taban tabana zıtlığına da tanık olabiliriz.
Bu yaklaşış biçimi salt Kuran ile sınırlı da değildir. Aleviler her İslami simge veya uygulama için aynı yaklaşımı sergiler ve aynı dili kullanırlar. Bu kendine özgü bir dil ve yaklaşımdır. İlk bakışta kendi içinde bir çelişkiyi yansıttığı hemen beli olan bu yaklaşım ve/veya anlatım Alevilerin kendilerini korumak için geliştirdiği kesindir.

Zaman içinde oluşan bu dilin oluşumunu zorunlu kılan koşullardan kopartılarak ele alınması bizi birçok noktada Aleviler üzerine hata yapmaya götürebilir.

Nitekim öyle de olmakta.

Bu hatalardan ilki belki konumuz açısından da en önemli olanı, Alevilerin İslam ile olan bağı ve ilişkisi üzerine olandır. Çoğu zaman bu anlatım ve yaklaşış biçimi temel alınarak kolaycı yoldan Alevilerin İslam içinde olduğu söylenmektedir. Hem de bu söylemin, geliştirilen bu dil ile anlatılanların kendi kendisi ile çeliştiği bilindiği halde bunlar yapılmaktadır. Bu çelişkilerin nedenleri sorgulanmadan, kestirme yoldan Alevilerin İslam içinde olduğunu söylemek son derece düşündürücüdür…

Kullanılan bu dilin ve yaklaşımın çıkış nedenleri yadsındığında, Alevilerin tarih içinde yaşadıkları acılar, kıyımlar kolaylıkla gözden kaçırılabilir. Oysa bütün bu takkenin çıkış nedeni, bir halkın kendisini koruma içgüdüsü ile oluşmuştur. “Namaz da bizim, oruç da bizim” diyen Alevi, hiçbir zaman oruç tutan olmadığı gibi namaz da kılmaz. Bütün bunların tesadüfi bir çelişkiler yumağı olduğunu düşünmek sanırız saçma olur. Ya da bu çelişkilerin asıl nedeni cahilliktir de deyemeyiz. İnançlar konusunda hiçbir halk veya toplum cahil olamaz. Her topluluk kendi inançlarını iyi bilir. Bunun için bir diploma sahibi olması gerekmez…

Ancak şu kesindir. Aleviler İslam’ı son derece sınırlı bilmektedirler. Bütün bilgileri de ikinci elden aktarmalarla olmuştur. Bu yetersizlik İslam üzerine konuşmayı kolaylaştırdığı gibi mevcut çelişkileri görmelerini ve anlamalarını da imkânsız kılmıştır…

Bu İslam’ı sınırlı bilgi bazen şaşırtıcı noktalara kadar varmakta ve “Biz İslam’ın özüyüz” söylemine kadar varabilmekte. Kuran’ın lafzını dahi bilmekten uzak bir İslam bilgisi ile nasıl gerçek İslam olunuyor, bunu anlamak son derece zordur.
Bu sava temel olan da farklı İslam yorumlarının olması ve Alevilerin yorumunun da gerçek yorumu olduğudur. Ama ne gariptir ki ortada bir Alevi İslam yorumu yoktur. Alevilerin elbette İslam üzerine söyledikleri bir şeyleri var. Ancak bütün söylenenler ve ortaya konanların tümü bir sistematik yorum olmaktan çok uzaktır. Örneğin Şiilik ve Hanefiliğin ortaya koyduğu yorumlarla kıyaslandığında, Alevilerin söyledikleri, bir yorum olmaktan çok uzaktır.

İslam ile aynı coğrafyada yaşamak ve kimsi bazı benzerlikler dışında her hangi bir ilişkisi olmayan bir inancın İslam üzerine bir yorumunun olmaması anlaşılır bir şeydir. Bu yüzden olmayan bir Alevi İslam yorumu aramak, yoktan bir Alevi İslam yorumu oluşturmaya çalışmak yerine yaşayan Alevilik içinde Alevi gerçeği aranmalıdır. Bu yapılabilecek en doğru ve Aleviler için en hayırlı olacak olandır…

Hasan Kaya

Kaynak: Alevi Haber Sitesi

BİR YORUM YAZIN
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.